Önceki yazıda Reza Zarrab davasında eski bakanlardan Zafer Çağlayan ve diğer sanıkların gerçekten ülke çıkarına hareket edip, etmediği derinlemesine bir şekilde, uzun yıllar Türkiye’de devlet bankalarında çalışmış, halen yine bankacılık sektöründe bulunan uzman tarafından WHattı okurları için hazırlanmıştı. Bu kez aynı uzman, bu dava ile ilgili olarak Türk hükümetinin sürekli pompalanan komplo teorileri ve meydan okumacı tavır dışında ne şekilde baş etmesi gerektiğini yönünde bazı tavsiyeler bulunuyor:

İlk olarak:

  • Gerçeklere karşı “komplo teorileri” ile mücadele edilemez. Hele konu ABD mahkemelerinde görülen adli bir konu ise.
  • Türk Hükümeti, suçluluk psikolojisiyle komplo teorilerinin arkasına saklanmak ve iç kamuoyunu kandırmaya çalışmak yerine, Zarrab davasında Türkiye’nin nasıl zararsız çıkmasının yollarına bakmalıdır.
  • Bunun için öncelikle gerçeklerle ne kadar acı da olsa yüzleşilmelidir. İç kamuoyunda kullanılan “üst akıl” “komplo” vs söylemlerle Zarrab davasından kurtulmak imkansızdır.
  • Gerçek şu ki iddialar çok ağırdır ve ABD federal mahkemesi bu iddiaları 600 bini aşkın kanıt ile ispat edeceğini söylemektedir. Bunlar;

1) Rüşvet karşılığında

2) Halkbank aracı kılınarak

3) İran’a uygulanan ambargo delinmiştir.

4) Bu işlemlerle sadece ABD finans sistemi değil Türkiye de ekonomik olarak zarara sokulmuştur.

5) ABD’nin ambargosunun Türkiye’yi bağlamayacağı düşünülse de ABD kanunlarına göre –işlemlerin bir yerinde dolar kullanılmış olması ve swift ilişkileri gibi durumlarda– ambargo kuralları bir Türk bankasını veya bir Türk’ü istenmese de bağlamaktadır.

6) ABD’deki davanın arka planı İran Devrim Muhafızları ve Hizbullah’ın fonlanmasıdır. New York federal savcılığı defalarca ABD’nin ulusal çıkarlarının ve ulusal güvenliğinin bu nedenlerden dolayı tehlikeye atıldığını kaydetmiştir. Yani hassas konulardır.

See also  CIA’in eski direktörü, Gülen’i kaçırma planı hakkında FBI’ya ifadeye çağrıldı

En zararla nasıl kurtulunabilir?

Peki Zarrab’ın kilit oyuncu olduğu ve bazı Türk politikacıların bu ‘örgütün’ liderliğini yapmakla suçlandığı, ve daha birçok bürokratın da rüşvet ilişkisi içerisinde olduğu iddia edilen, bürokratların da yargılandığı bu davadan Türkiye nasıl en az zararla kurtulur?

  • Her şeyden önce şahısların işlediği suçlar KURUMSALLAŞTIRILMAMALIDIR. Şahsi suçların kurumsallaştırılması, cezanın da kuruma fatura edilmesine neden olur. Bu konuda gerek Erdoğan gerekse hükümet yetkililerinin şimdiye kadar yaptığı ve izlediği strateji ise tam tersine olanların bizzat Türk hükümeti tarafından sahiplenilmesi olarak görülmektedir. ABD savcılığının, ‘bu sanıklar bu suçları yapmıştır’ suçlamasına karşılık Türk hükümeti ‘hayır, bu iddia edilenleri bizzat hükümet yapmıştır’ tür cevabı verdiğini görüyoruz ki bu strateji gayet tehlikeli görülmektedir.
  • Türkiye Cumhuriyeti ve Halkbank, kurumsal olarak kimsenin hele hele rüşvetle ve sahtecilikle iş çevirmiş kimselerin kefili olmamalıdır. Sayın Cumhurbaşkanı’nın “Çağlayan, Ekonomi Bakanı olarak hükümetimizin kararlarını uygulamıştır, ambargo bizi bağlamaz” açıklaması bu anlamda çok talihsiz bir itiraf olmuştur. Bu açıklama “Turkish Bank-1”ı ipe götürebilir. Zafer Çağlayan, Süleyman Aslan, Mehmet Hakan Atilla, Levent Balkan, Reza Zarrab veya bir başkasının eylemleri için “Türkiye Cumhuriyeti” veya “Halkbank” adına suçu kabullenme anlamına gelecek tavır ve açıklamalardan uzak kalınmalıdır.
  • Ortada bir gerçek var ki bir şekilde bazı suçlar işlendiği bazı kanıtlarla iddia edilmektedir. O halde sorumluların şahsi olarak hesap vermeleri Türkiye’nin de arzuladığı bir şey olmalıdır. Üstelik bu işlemlerden Türkiye de ekonomik zarar görmüş, Halkbank riske edilmiştir. Bu durumda, ABD’deki davaya Türkiye Cumhuriyeti’nin ve özellikle Halkbank’ın, MAĞDUR/ŞİKAYETÇİ sıfatıyla katılması gerekmektedir. Bunun önünde hiçbir hukuki engel yoktur. Zarrab ve ekibinin işlemlerinden ABD finans sistemi/bankaları zarar gördü diye bazı ABD bankalarının davada mağdur sıfatıyla taraf olduğu basına yansımıştır. Türk ekonomisi de Halkbank da bu sahte işlemlerle Milyarlarca Lira zarar gördüğü anlatılabilmelidir.
  • Halkbank derhal kurumsal olarak davaya şikayetçi sıfatı ile katılmalı, Zarrab ve diğer kim olursa olsun sanıklardan şikayetçi olmalıdır. Halkbank’ın, Zarrab’ın işlemlerinde kullandığı (bankaya ibraz ettiği) gıda-ilaç ticaretine dair sahte olduğu iddia edilen belgeleri mahkemeye sunması ise samimiyetini gösterecektir.
    • Faturanın Halkbank’a kurumsal olarak kesilmemesi için, şahsi suçlarla ilgili Halkbank’ın da -zamanında yapması gereken ancak yapmadığı- idari yaptırım için BDDK’ya başvurması elzemdir. Şu ana kadar ortaya çıkan delillerden Aslan ve Atilla’nın söz konusu işlemlerdeki sahteciliği bilerek göz yummak suretiyle İran’a uygulanan yaptırım kararlarına muhalif yönde hareket ederek bahse konu yaptırımları deldikleri, Halkbank’ı da İran’a uygulanan yaptırım kararlarını ihlal etmekte kullan(dır)dıkları, yani Halkbank’ın yaptırımlara maruz kalma riskiyle karşı karşıya bıraktıkları görülmektedir. Bu risk ve sonuçları, bankanın emin bir şekilde çalışmasını tehlikeye düşürmek anlamına geldiğinden 5411 sayılı Bankacılık Kanunu md 26/2 gereğince Aslan, Atilla ve Balkan’ın BDDK tarafından ruhsatlarının (çalışma ve imza yetkilerinin) iptal edilmesinin sağlanması gerekmektedir. Bu idari kararın ABD’deki davaya iletilmesi Türkiye Cumhuriyet ve özelde Halkbank açısından istenmeyen sonuçlara karşı ciddi bir önlem olacaktır.
    • ABD’deki adli bir davanın Türkiye’deki davalar gibi siyasi müdahalelerle çözüleceğini zannetmek hem vakit hem de nakit kaybıdır. Lobici firmalara para yedirmek hiçbir şeye çözüm olmayacaktır.
    • Zarrab’ın davaya konu (Türkiye’yi de ilgilendiren) işlemlerine dair BDDK, MASAK ve Cumhuriyet Savcılıklarınca yeni bir inceleme başlatılıp, elden önce evin içinde hesap sormaya gidilebilir.
    • 17 Aralık’la ilgili Türkiye’de toplumsal bir mutabakat olmasa da 17 Aralık’ın adli bir soruşturma olduğu, yani alanının “devletin suçla mücadele görevini icra etme” kapsamında olduğu dikkate alındığında, en nihayetinde ABD’deki davada tanımlanan “uluslararası örgüt” ile Türkiye’nin de devlet olarak mücadele ettiği anlamı çıkacaktır. “Suç”a sahip çıkmaktansa “Suçla Mücadele”yi kullanmak daha mantıklı ve akıllıca olacaktır. Birilerinin canını sıkacak olsa da Türkiye, “17 Aralık soruşturmasının yürütülmüş olması” gerçeğini bu davada kurumsal anlamda lehe delil olarak kullanabilir.
  • Yukarıda sayılan ve çok kritik öneme sahip bu hususların, mevcut iktidar tarafından hayata geçirilmesini beklemek abesle iştigal gibi görülebilir. Nitekim “tutuklu” olan Zarrab gözükse de aslında “aman konuşur” diye aklı çıkanlar “rehine” konumundalar. Ama normalde böyle bir durumda yapılması gereken yukarıda sayılanlardır…
  • Bunların suçun merkezindeki siyasiler tarafından icra edilemeyecek olması, muhalefetin de görmezden gelebileceği anlamına gelmemektedir. Muhalefet de hakeza ülkenin nasıl zarardan kurtulabileceğine kafa yorup yukarıda sayılanları hayata geçirme anlamında iktidarı tetikleyebilir veya sorgulayabilir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti, Akp’den ibaret olmadığı anlaşılmalıdır.