Home » İnsan Hakları » Basın Özgürlüğü » Cumhuriyet İddianamesindeki Suçlamalara Karşı Savunmam: Hadi Oradan!

Cumhuriyet İddianamesindeki Suçlamalara Karşı Savunmam: Hadi Oradan!

İlhan Tanir, Washington DC

Cumhuriyet Gazetesi iddianamesinde yer alan 17 gazeteciden birisiyim.

Bu cümleyi yazarken halen bunun nasıl olduğunu anlamış değilim.

Belki de ondan dolayı aylarca birisinin beni bu berbat kabustan uyandırmasını bekledim. Ama sonra aynı dosyada bulunan Ahmet Şık, Kadri Gürsel, Murat Sabuncu, okur temsilcisi Güray Öz ve karikatürist Musa Kart gibi gazetecilerin de, bu ipe, sapa gelmez iddianameden ve sözümona ‘suçlamalardan’ dolayı dokuz ayı aşkın bir süre hakimin önüne dahi çıkartılmadığını yeniden kendime hatırlattım.

İlk defa benim de bu iddianamede olduğunu duyduğumda ağzım açık kalmıştı. Sonra hemen iddianameyi temin edip okumuştum. Hakkımda yaklaşık 15 sayfalık ipe, sapa gelmez, içinde hiçbir ‘suçlama’ya neden olacak ‘kanıt’ olmayan twit, ve haberlerimden oluşan bir iddianame gördüm. Ve kapatıp, hakkında bir twit atmayı dahi zul addettim, bir twit dahi atmadım.

Gel gör ki bu bir Cumhuriyet Savcılığı iddianamesi.

Ve hakkımda atılan twit veya dedikoducu köşe yazarların yazdığı köşe yazıları, televizyonda söylenenler gibi bir zaman sonra kaybolmuyor. Sonunda gün geldi, çattı ve Pazartesi günü dava başladı. Bu ipe sapa gelmez ‘suçlamalar’ nedeniyle hayatımda bir kez elini sıkma onurunu geçtiğimiz aylarda Washington’a bir konuşma için geldiğinde, yapacağı konuşma salonuna giderek, kapıda ulaştığım Ahmet Şık’ın 9 ay tutukluluğuna neden olan, yine hayatımda bir veya iki kez karşılaştığım ama kişisel olarak bir ilişkimin olmadığı ama bir gazeteci büyüğü olarak çok saygım olan Kadri Gürsel’i, sanırım hayatımda 2 kez Cumhuriyet Gazetesine gittiğimde kısaca görüştüğüm, 2 veya 3 haber için yardımına başvurduğum Murat Sabuncu’nun aylardır içeride yattığı bir iddianame bu.

Bundan dolayı, ayağımı süre süre, ama özellikle bu hafta farklı yerlerde ismimin iddianameden dolayı daha çokça geçtiği için mecburen bana atfedilen ve ‘suç’ olarak yazılan ve toplamı 15 sayfa civarında olan iddianameye karşı mecburen buradan ‘savunma’ yazıyorum:

Sayfa 151-152 (iddianamenin tümü)

İddianamenin başlangıcında beni 19. sıradan şüpheli olarak yazdıktan sonra (hayatımda ilk kez böyle bir durumla yüz yüze kalmış ve kendimi ilk kez bir iddianamede bulmuş durumdayım) bana atfedilen ilk ‘suç’ 152. Sayfada şöyle geçiyor:

Dosyamız şüphelilerinden Ahmet Kemal Aydoğdu ve İlhan Tanır’ın BankAsya’da hesabının bulunduğu, Ahmet Kemal Aydoğdu’ya ait hesapta yakın zamana kadar aktivite görüldüğü, TMSF Varlık Yönetimi Başkanlığı’nın yazısından anlaşılmıştır.

BankAsya’da hiçbir zaman hesabım olmadı!

Açıkça, katiyetle söylüyorum: hayatımda hiç bir zaman BankAsya’da hesabım olmadı. Hiçbir zaman bu bankanın bir şubesine dahi girdiğimi hatırlamıyorum. Hiçbir şekil ve surette Bank Asya’da benim adıma hesap açılmadı. Peki bu ne? Bilmiyorum. Ben 2000 yılından beri ABD’de yaşıyorum ve Türkiye’den BankAsya’da hesap açmadım. Benimle ilgili geçen ilk ‘suçlama’ tamamen anlamsız. İspatı TMSF Varlık Fonuna ve Cumhuriyet Savcılığına ait. Göstersinler ne zaman ve nerede açmışım. Gösteremezler. Çünkü yok.

Sayfa 324

Başlık ‘’İLHAN TANIR’IN ABD Muhabiri Yapılması’’

İlk iliştirilen benim aynı zamanda Haberdar’ın muhabiri olmam. Evet, sanırım 2014’ün son aylarından itibaren Haberdar’ın Washington muhabiri de oldum. Ondan önce 2014 Nisan ayından 2014’ün sonlarına kadar Diken’e Washington’dan yazmıştım. Ondan önce 2012-2014 arasında New York merkezli Posta212’ye yazdım ve aynı zaman diliminde hem de BBC Türkçe’ye bazen yoğun bazen seyrek aralıklarla 2 yıl kadar yazılar yazdım. Tabi aynı zamanda 2009 sonundan 2013’un Mart ayına kadar da Vatan’ın Washington muhabirliğini yaptım. 2009-2012 arasında ayrıca Hürriyet Daily News’e köşe yazıları yazdım, kısa bir dönem muhabirlik de yaptım.

Bu süreçte, gazeteye başlarken Can Dündar ile hiç görüşmedim. Hiçbir telefon görüşmesi veya emailleşme yapmadım. Hiçbir iletişimimiz olmadı. Can Dündar ile ilk kez, Türkiye’ye gittiğimde Gazeteyi ziyaret ettiğimde kısa bir görüşme yapmıştım.

Bu listenin içinde görüldüğü gibi Cemaat gazeteleri olmadı. Bu konuya daha sonra tekrar döneceğim ama şimdiden yazıyım: Cemaat gazetelerinden hiç para kazanmadım. İsmim hiç cemaat gazeteleri ile anılmadı. Muhabirleri, köşe yazarları hiç olmadım. Tam tersine, Washington’da 2010-2012 arasında Ergenekon sanıkları, Odatv sanıkları, Ahmet Şık ve Nedim Şener ile Hanefi Avcı gibi mağdurlar hakkında en çok soru soran gazeteci oldum. Hürriyet Daily News’de 2009, 2010, 2011 yıllarında Cemaat hakkında eleştirel yazılarım çıktı. Belki de bundan dolayı Cemaat’in Washington’da AKP Bakanları tarafından açılan ve hükümetçe de desteklenen Rumi Forum gibi kurumlarına Türkiye ile ilgili toplantılarına, konferanslarına gittiğimde hiç sıcak karşılanmadım.

Cemaat gazetelerine hiç muhabirlik, köşe yazarlığı yapmadım

Washington’da gazetecilik yaptığım yıllar boyu, ve ABD’de yaşadığım yıllar boyunca Cemaat, veya şimdi söylendiği adıyla FETÖ tarafından hiçbir geziye gitmedim. Davet de edilmedim. Hiçbir olimpiyatlarına gitmedim. Hayatım boyu o çok övündükleri Türkçe Olimpiyatlarına hiç ayak basmadım. Gezi, festival, organize, konferans, otel.. Aklınıza ne gelirse.. Benim Washington’daki konferans ve organizelere tamamen kendi cebimden ödememle gidip, izlemem ve genelde eleştirel yazılar yazmak dışında hiçbir şekilde hiçbir şekilde Cemaat tarafından ağırlanmadım… Zero, sıfır..

Kimse de aksini iddia edemez. Zaten iddianame de demiyor. Bu dönemde AA muhabirleri, havuz yazarları ve Washington muhabirleri ağırlanır ve ABD’nin farklı köşelerine Cemaat organizelerine götürülerken ben ‘cüzzamlı’ gibi uzak tutuldum. Çünkü biliyorlardı benim gitmem demek, ‘yalakalık’ yapmamak, eleştirel yazılar demekti.

Gülen’e hiç gitmedim, hiç görüşmedim, gazetecilik yapmak için yaptığım bütün mülakat taleplerim de reddedildi.

Fethullah Gülen’i ziyarete de hiç gitmedim. Hiç davet edilmedim. Gülen’le yıllarca mülakat yapma taleplerim ya görmezlikten gelindi, ya cevapsız bırakıldı ya da reddedildi. Tahminim o ki yine benim soracağım sorulardan dolayı kabul edilmedim. Bu dönemde, şimdi öğreniyoruz ki zamanın Başbakanı Ahmet Davutoğlu’ndan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a kadar, gitmeyen, ziyaret etmeyen AKP bakanı ve milletvekili kalmamış. Onlar değil ama ABD’de yaşayıp, oralara ayak basmayan ben mi Gülen, PDY, FETO üyesiymişim? Güldürmesinler.

2010-2012’lerde Dışişleri Bakanlığı ve diğer ABD yetkilileri Türkiye’de Gülenciler tarafından mağdur edilmiş kişiler hakkında çok soru sorduğum için ‘Ergenekoncuya’ ismi çıkmış biri iken şimdi Gülenci, FETÖcü olmuşum. (Bunun için Odatv davalarında 14 Şubat 2011 tarihinde tutuklanan Soner Yalçın, Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’ın tutuklanmaları için ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü PJ Crowley’i ile sertçe tartıştığım Şubat, 16, 2011 günlük konferansına bakınız. Bu basın toplantısında Odatv gazetecilerinin tutuklanmasına yeterince tepki vermeyen ABD Dışişlerini ‘yalakalıkla’ (appeasement) bütün dünyanın önünde suçlamışım. Gülenci polis ve savcı-hakimlerin hapse attığı artık kesinleşmiş olan bu gazetecilerin hakkı için ABD yetkilisi ile kavga etmişim. ABD Dışişleri Bakanlığı Arşivleri 2010-11-12 yıllarındaki Türkiye’de büyük kısmı Gülencilerin yargı-polis-bürokrasi içindeki ‘çetesi’ tarafından yaratılan mağdurluklar hakkında bıkmadan usanmadan ABD Dışişlerinde gündeme getirdiğim basın sorunları sorularına bu linkten ulaşabilir).

Sayfa 324’de benim Haberdar’da yazmam ifade edilmiş. Hatırladığım kadarıyla Haberdar’da 2014’ün sonlarında başlamıştım. Çünkü Posta212 kepenkleri indirmiş, Diken haber sitesi paramı ödememeye başlamıştı. Said Sefa’yı tanımıyordum. Twitter’den tanıdım. Sonra aylarca ikna etmek için uğraştı. Tanımadığım bir outlet’e yazmak istemedim önce. Sonra başladım. Said Sefa’nın iddianamede belirtildiği üzere FuatAvni olduğuna dair bir kanıt görmedim. Said Sefa’nın Cemaat üyesi olduğuna dair kanıt görmedim. Said Sefa’nın FuatAvni’yi kullandığına dair hiçbir kanıt görmedim. Sürekli tekrarlanan suçlama ve ara sıra basına sızan hiçbir şey ifade etmeyen çiğköfte vs resimlerinden! başka bir kanıt da görmedim. Said Sefa da kesin bir şekilde bu suçlamayı reddediyor. Said Sefa ile konuşmalarımda dış politikada (kendime göre) onu yetersiz gördüm, iç politikada daha donanımlı gördüm. Kendisinin anlattığı kadarıyla kendisi AKP geleneğinden gelen, kendisine yakın geçmişte bir belediye başkanlığı da teklif edilecek kadar yakın biri. Habertürk’de çalışmış. TRT’ye belgeseller çekmiş -yanlış hatırlamıyorsam. Haberdar hakkında kesinleşmiş hiçbir karar yok. Onu Cemaate bağlayan hiçbir delil görmedim. Orada çalıştığım sürece Cemaatçi olduğuna dair, dışarıdaki bazı söylentilere rağmen, hiçbir kanıt görmedim. Ben defalarca Cemaati eleştirdim yazılarımda, Ekrem Dumanlı’yı eleştirdim. Mustafa Akyol gibi isimlerle mülakatlarda Cemaate ağır eleştiriler yapıldı. Bunların hiçbiri, hiçbir yazım, hiçbir şekilde sansür edilmedi. Haberdar’da yazmamdan zaten çıkarılan bişi de yok. Tekrar ediyorum: Hadi Ordan!!

Sayfa 326:

Bu sayfadan itibaren sayfalar boyunca 2015 Mart ayında, Ceyda Karan dış haberler şefi iken başladığım Washington yazılarıma değinilmiş. İddianamedeki ‘suç’ şu şekilde tanıtılmış:

Şüphelinin bu süre boyunca yazdığı yazılarda özellikle Sayın Cumhurbaşkanının şahsını hedef alarak, kendisine özellikle Amerika’da etkili bağlantıları ve güvenilir kaynakları bulunan bir gazeteci görünümü yaratmak suretiyle dış ilişkilerinde yalnızlaşmış, terör örgütleriyle mücadelede gereken kararlılığı göstermeyen, hatta IŞID’a göz yuman-yardım eden, yönetilemeyen bir Türkiye imajı çizmeye çalıştığı saptanmıştır. Şüphelinin yazılarında genellikle olarak kim olduğunu açıklamadığı “üst düzey Amerikalı kaynak” dayanağını kullandığı dikkati çekmektedir.

2015-2016 yıllarında Türkiye dış politikası hakkında haber yapıp da, objektif bir gazetecinin iyi bir tablo çizebilmesi mümkün mü? Değil. İçeride ‘barış’ masasına tekme vurulmuş, kanlar, gözyaşları var. Dışarıda seçimlerin de etkisiyle kavga edilmeyen Batılı ülke yok. Obama yönetimi ile ilişkiler tuz, biber. O zamandan beri yazdığım haberler de bu yönde. Çünkü bir vatandaş olarak da Türkiye’nin iyi yönetilmediğini, kaynaklarının heba edildiğini, dış politikasının çarçur edildiğini söylüyorum ve bunu gazeteci olarak gördüğüm olaylar, gelişmelere dayanarak, Amerikalı yetkililer ile konuşarak da yazıyorum.

Beyaz Saray’dan yapılan açıklamaların hemen tümü ‘background’ olarak yapılır, ve üst düzey yetkili veya ABD yetkilisi olarak imza atılır. Bu bütün Washington gazetecileri için de böyledir. Bunu yazmak zaten cevaba değmeyecek bir konu. Bu iddianameye göre bütün Washington gazetecileri zaten ‘suçlu’ olmalı. 

325.Sayfadan 333. Sayfaya kadar benim yazılarım alıntılanmış ve benim bu yazılarla hükümet hakkında kötü bir tablo çizdiğim yazılmış. (327-328 sayfalardaki haber ise benim olmadığı halde benim adıma yazılmış. Haberin altındaki ismi de okumaktan acizlik var sanırım. Yani 8 sayfalık bölümün yaklaşık 2 sayfası bana olmayan bir röportaj. Bana ait olmadığı halde bana yazılan haber: 10/03/2015 tarihli “‘Kiralık sensin’ göndermesi” başlıklı yazısında (http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/230175/_Kiralik_sensin__gonder mesi.html);)

Şimdi olsa, yine aynı haberleri yapar ve altına imzalarımı atarım. Bu haberlerin çoğunda ABD Dışişleri Bakanlığı sözcülerinin açıklamalarını haber yapmışım zaten. ABD Sözcülerinin demeçlerini yazmak suç mu? (sayfa 326)

Sayfa 328’in sonundaki haber ABD Temsilciler Meclisi Dışilişkiler Komitesi başkanı Ed Royce’in zamanın Dışişleri Bakanı John Kerry’e yazdığı mektubun haberi. Sanırım kendi AA ve diğer havuz muhabirleri gibi benim de böyle haberleri atlamam beklenmiş.

Sayfa 330’daki haberimde Washington’da sıklıkla yapılan ABD yetkililerin ismini vermeden yaptığı telekonferansın haberi. Bu dönem Türkiye’nin İncirlik’i açması ve aynı günlerde PKK’ye hava saldırılarına başlamasından ötürü ABD’li gazetecilerin Türkiye’nin PKK’ye hava sortilerini sormasının haberi. Bu telekonferans birçok Batılı kaynaklarca da yazıldı.

Sayfa 332’de yine 10/03/2016  Washington’daki Türkiye uzmanları ve bölge uzmanlarının Erdoğan şehre ayak basmadan önce yazdıkları mektubun haberleştirilmesi. Harika bir gazetecilik. Gördüğümde tekrar Cumhuriyet’e yaptığım bu haber dolasıyla kendimi tebrik ettim.

Sayfa 333’de ise Washington’da birkaç yıl yaşayan (hala yaşıyor mu bilmiyorum çünkü kendisini uzun zamandır blok etmiş durumdayım ve hiçbir yazısını hiçbir zaman da okumam) Oray Eğin denen dedikoducu-köşe yazarının benim hakkımda yazdığı ‘köşe yazısı.’ Washington’da yaşayıp, bir tek ABD yetkilisi ile konuşamayan bir ‘köşe-yazarının’ içinde kaynayan ve sonra taşan halinden dolayı hakkımda yazdığı, sapla, samanı birbirine karıştırdığı, burada başlasam on sayfada düzeltemeyeceğim, bilgi eksiklikleri, dedikodularla yazılmış mide bulandırıcı bir yazı. Bu dedikoducu kişinin diğer yazıları da Cumhuriyet iddianamesine konmuş durumda. Bu yüz karası özelliğini de hayatı boyunca bu kişiye yetecektir. Duyduğum kadarıyla kendisi dahi yazılarının iddianameye koyulmasına karşı çıkmış ve davanın doğru olmadığını yazmış. Ben bu yazısını düzeltmeye çalışmayı zul addederim.

Sayfa 335 sonunda Ara News’e verdiğim mülakat. Muhabir, uzun yıllardır tanıdığım Hollandalı Kürt uzmanı Wladimir van Wilgenburg’a verdiğim röportaj. Ne demişim bu röportajda? Bahoz Erdal’ın hemen her yıl farklı haberlerle ‘öldürüldüğünü’ ve bunun AKP’nin çok bunaldığı bir dönemde ‘iyi haber’ olarak gündemi değiştirdiğini iddia etmişim. Ölmemiş olabileceğini söyemişim. Peki ne oldu? 15 Nisan günü Bahoz Erdal kamera ile mülakat verdi ve ölmediği ortaya çıktı. Bu da, hem de AKP’ye yakın medyada haber oldu: http://www.gunes.com/gundem/bahoz-erdal-olmemis-terorist-bahoz-erdaldan-kurtlere-referandum-tehdidi-780285

Demek ki benim öngörüm doğru mu çıkmış?

Suçlama benim ‘’PKK uzantısı’’ Ara News’e konuşmam imiş. Bu haber ajansının PKK’nın uzantısı olduğuna dair kanıt? Yok. Şimdilerde ABD üst düzey yetkililerinin sürekli konuştuğu ARA News Ajansına benim konuşmam mı suçmuş? Hem de birkaç ay sonra doğru olduğu ortaya çıkan öngörüm mü AKP hükümeti hakkında kötü bir tablo koymuş? Benim suçum mu bu?

Bütün bunlardan sonra ise şöyle bir cümle var sayfa 336’nın sonunda:

Şüpheli İlhan TANIR’ın FETÖ ile irtibatının yukarıda belirtilen ile de sınırlı kalmadığı devletin örgüte yönelik operasyonları aleyhine uluslarası bir kamuoyu yaratmak amacıyla yurtdışında da faaliyet gösterdiği anlaşılmaktadır.

Yukarıda yazılan haberlerde FETO’ye ait tek bir satır var mı? Yok. Hadi Ordan!! 

337.sayfada ise ABD’nin en seçkin üniversitelerinden olan Georgetown Üniversitesinde 30/03/2016 tarihinde CHP Eski MVekili Aykan Erdemir, Taraf eski yazarı Emre Uslu ve Washington’da yaşayan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun danışmanı ve özel danışma şirketi başkanı Cenk Sidar ile birlikte katıldığım konferans haberi. Bu mu suç? O konferans izlenirse orada da Cemaate ağır eleştirilerim olduğu görülür. Burada konuşmak da bir suç değildir.

Dünyanın önde gelen üniversitelerinden Georgetown Üniversite hakkında ‘’Gülen’in destekçisi’’ denmesi bir başka zayiat.

Sayfa 337’de ise Said Sefa’nın hacklenen bir yazışmasında, Said Sefa’ya 500 bin dolar teklif edildiği ve Said Sefa’nın bu parayı daha sonra kabul etmediği yazıyor. Burada para teklif edilen Sefa. Benim ne teklif edenden, ne bu teklifin gerçekliğinden bir haberim var. Hiçbir zaman da olmadı. Bana göre kahvehane muhabbeti. Haberdar bana Türkiye şartlarında Washington muhabiri için bir part-time parası ödedi her zaman. Bazen gecikti. Bir zaman sonra Haberdar’ın geçirdiği zorluklar ileri sürülerek bir miktar daha azaltıldı. Cumhuriyet’den gelen ve part-time denebilecek bir para ile ben Washington’da geçimimi sağladım. Beş yüz bin dolar gerçekten Said Sefa’ya teklif edildi mi hiç bilmiyorum. Açıkçası şüphelerim de yok değil. Benimle zerre alakası da yok olayın.  

Sayfa 374′de ise Hüseyin Gülerce’nin hakkımda bir cümle söylediğini sonradan gördüm. Gülerce şöyle demiş:

DOSYA ŞÜPHELİLERİNDEN İLHAN TANIR’I ZAMAN GAZETESİNİN MUHABİRİ OLARAK BİLDİĞİNİ, kendi döneminde etkili bir isim olmadığını beyan etmiştir.

Bu söze ne demem gerekir bilmiyorum. Zaman Gazetesinin muhabiri hiç olmadım. Zaten Gülerce ‘bildiğini’ söyleyerek, o şekilde kafasında kaldığını ima etmiş. Ben hiç Zaman muhabiri, hatta hiçbir Cemaat gazetesi, kurumu veya televizyonu muhabiri olmadığıma göre bu açıkça ‘yanlış’ bir beyan. Gülerce ile hiç tanışmadım. Gülerce ile aynı ortamda dahi hiç bulunmadım. Hiç tanışmadık, konuşmadik, iletişimde bulunmadık. Öyle görünüyor ki Gülerce, benim ismim sorulduğunda iki cümle de olsa birseyler söyleyip, beni tanımadığı halde ‘etkili bir isim olmadığımı’ da eklemis.

67 bin twitim içinde Gülen’i öven tek twitim bulunmamış

Sayfa 338’den itibaren ise 28 Ekim 2011 tarihinden itibaren 31 tane twitim alıntılanmış. Birçoğunun ne anlama geldiği anlaşılmıyor. Gülen ile ilgili herşey konmuş. Tabi benim eleştiri dolu yazı veya twitlerim ise her nedense ‘unutulmuş.‘ Hatta ‘az sonra şu kanalda Gülen hakkındaki son gelişmeleri konuşacağım’ dediğim twit dahi alınmış. Görüleceği gibi 2011, 2012, 2013’de dahi o twitlerde tek bir Fethullah Gülen övgüsü yok. Dile kolay: 67 bin twitim içinde 31 tane twit alıntısı yapılmış ve bu twitler içinde 2011’den itibaren bırakın FETÖ üyeliğini, Gülen veya cemaatini öven tek bir twitimi bulamamışlar. Birçok havuz kalemlerinin yıllarca yaptığı gibi Cemaat savcılarını, polislerini öven twitim de yok. Bazılarında Gülencilerle ilgili bir habere atıf yapmışım, bazılarında Gülen’i, diğerlerinde Gülen’in bir açıklamasını alıntılamışım. (Bunlar dışında düzinelerce Cemaati, sonraki ismiyle FETÖ’yü sertçe eleştirdiğim, Gülen’i sertçe eleştirdiğim twitlerim ise tabi ki iddianameye konmamış.)

AKP hükümetinin ayaklarına güller döktüğü dönemde dahi benim övgü dolu bir yazımı bırakın, bir twitimi bulamamışlar.

Beni FETO üyeliği ile suçlamışlar. Buna ait bir tek yazı değil, bir resim değil, bir twit bile bulamamışlar. İddia edildiği gibi üyelik kanıtı bulamazlar çünkü olmayan bir durumun kanıtı bulunamaz. Gerçekten de Gülen’i öven tek bir yazımı bulamamışlar çünkü Gülen’i veya Cemaatini öven tek bir yazım yok. On yıl yazı yazıp demek ki kendimi saklamışım öyle mi?

Gazetedeki son yazım 13 Temmuz değil, daha önce yayınlanacaktı. O sırada gazeteden ayrılanlar içinde beraber çalıştığım gazeteciler olduğu için, ben de dış politika yazılarımı yeni kadro belli olana kadar göndermeyi durdurdum. O sırada esef verici, hain bir darbe girişimi ile Cumhurbaşkanlığının verdiği kaynaklara göre 250 kişi hayatını kaybetti. Bu inanılmaz, korkunç girişim sonrası bir süre, haftalarca olayları takip etmekten başka bir şey yapamadım. Yazı yazmadım. Dış medyadan istenen yazılar olmasına rağmen onlara da birşey yazamadım.

Bu‘savunmayı yazmak bana göre enerjimin boşa harcandığı, bomboş bir iştigal. Boş iddialarla dolu, hakkımda 15 sayfayı bulan bir iddianeme bölümü. Ama bu boş iddianame için Türkiye’nin en iyi gazetecileri hapiste yatıyor.

Kendi hükümet yazarlarının dilendiği, Pennsylaniva’ya gitmek için aracılar koyduğu, hepsinin Cemaat vasıtasıyla bir şekilde paralar, makamlar bulduğu, işler bulduğu dönemde ben Cemaat hakkında en ağır yazıları yazdım, Cemaatin mağdur ettiği kişileri Washington’da ABD makamları nezninde gündeme taşıdım. Bunların hepsi de ABD Dışişleri Bakanlığının günlük basın brifingi arşivlerinde var.

Şimdi onlar öyle, ben FETÖcü oldum.

Hadi oradan!! 

Cumhuriyet için yazdığım 1.5 yıl hayatımın onurla hatırlayacağım bir dönemi olacaktır.

 

Check Also

Tuncel ve Kışanak’ın avukatları çekildi, duruşma başlamadan ertelendi

dihaber – Sebahat Tuncel ve Gültan Kışanak’ın tutuklu yargılandığı davanın 3’üncü duruşmasında avukatlar, içeri izleyici …

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *