Home » İnsan Hakları » Demokrasi değerleri » Huzur içinde Yat Türkiye(1921-2017)

Huzur içinde Yat Türkiye(1921-2017)

Washington’ın tanınan Türkiye uzmanlarından Steven A.Cook, pazar günü çok az bir farkla da olsa geçen referandumun bildiğimiz Türkiye’nin ölümü anlamına geldiğini ileri süren yazısını Foreign Policy adlı dergide yayınladı.

Recep Tayyip Erdoğan, sadece bu anayasa referandumunu kazanmadı, ülkesinin modern tarihinin bir bölümünü de kalıcı olarak kapattı.

20 Ocak 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu onayladı. Yasa, Mustafa Kemal Atatürk’ün cumhuriyeti ilan etmesine kadar yaklaşık üç yıl yürürlükte kaldı.

Osmanlı İmparatorluğu’ndan oldukça farklı olan yeni ülke Türkiye, modern çizgiler üzerinde yapılandırılmıştı. Yasama-yürütme organları ve meclisin seçilmiş temsilcilerinden oluşan bir bakanlar kurulu ile yönetilecekti. Siyasi ve dini meşrutiyet ile tüm kanunları tek başına koyan, tek otorite sahibi padişahın yetkileri egemenliği temsil eden kanun koyuculara verilmişti.

Bu kanunla hanedanlıktan modern bir döneme geçilmişti. Ve Türkiye’de hafta sonu yapılan referandumla bu değişim tehlikeye girdi. Anlasınlar ya da anlamasınlar, Türkler ‘Evet’i oyladıklarında, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na ve Atatürk’ün hayalini kurup temsil ettiği moderniteye de karşı olduklarını tescil etmiş olacaklar. Muhalefet hala sonuçlara itiraz ediyor olsa da Türk halkı Erdoğan’a  ve AKP’ye, Türk devletini yeniden organize etme yetkisini vermiş görünüyor. Geçen Temmuz’daki başarısız darbe girişiminden sonra başlayan, Erdoğan tarafından meclisteki muhalefetin gayrimeşru sayılması da dahil, pek çok tutuklama ve tasfiyenin devam edeceği beklenen bir sonuç. Tüm bunlar Türk siyasetini daha da istikrarsızlaştıracaktır.

Türk İslamcılar Osmanlı dönemini, Türkiye Cumhuriyeti’ne de hafifçe saygısızlık ederek oldukça kutsamışlardı. Necmettin Erbakan için Cumhuriyet, kültürel bir abluka ve baskıcı laikliği temsil ediyordu. Batının Türkiye’yi kabul edeceği fikrine katılmıyor, ülkenin yerinin NATO’nun Brüksel’deki karargahı değil bir lider olarak ortakları Pakistan, Malezya, Mısır, İran ve Endonezya olan İslam Dünyası olduğunu düşünüyordu.

Erdoğan ve Abdullah Gül’ün kurduğu AKP ile onun bu anti-batıcı retoriği kırıldı. Türkiye’nin AB üyeliği adaylığını taahhüt ederek kendilerine Avrupa’nın Hristiyan Demokratları gibi bir imaj hazırladılar. Buna rağmen Türkiye’nin Orta Doğu ve Müslüman dünyasındaki rolüyle ilgili geleneksel İslamcı düşüncelerini de muhafaza ettiler.

AKP ve ‘Evet’ destekçileri, anayasal değişikliklerin adil olmadığı eleştirilerini kabul etmiyorlar. Değişikliklerin seçilmiş parlamentoyu, cumhurbaşkanını ve bağımsız(en azından resmen) yargıyı baltalamayacağını iddia ediyorlar. Bu, Erdoğan’ın düşündüğü politik sistem için son derece dar bir tanımlama. İcra başkanlığına verilecek yetkiler, parlementoyu dağıtmak da dahil, oldukça geniş. Bürokrasideki üst düzey atamalar ve askeriyenin denetimi tek başına başkana ait olacak. Başbakanlığa ihtiyaç ortadan kalkıyor. TBMM bazı yetkileri elinde tutsa da, başkan ve siyasi parti çoğunluğu aynı partiden olursa, başkanın gücü kısıtlanamayacak. Padişahlardan beri hiçbir Türk lidere verilmeyen yetkiler aslında bir neo-Osmanlı olan Erdoğan’a verilecek.

Erdoğan’ın hırsı Türkiye’yi bu noktaya getirdi. ‘İcracı başkanlık’ yolundaki tüm girişimleri şimdiye dek hayal kırıklığı ile sonuçlandı. 2011’de yeni bir anayasa yapılacağını söyledi ama 2013’e gelindiğinde anayasayı yazacak olan komisyon kilitlendi. Bunun üzerine Erdoğan, AKP tarafından yazılacak bir anayasaya dikkat çekti. Fakat bunun geçmesi için parlamento çoğunluğu gerekiyordu. 2015’deki iki genel seçimde anayasa değişikliğini yapabileceği 367 sandalyeyi alamadı.

Erdoğan 1990’lar ve 2000’in başları arasındaki koalisyon dönemlerini, politik ve ekonomik istikrarsızlık dönemi olarak halkın gözünde oldukça büyüttü ve halk da doğal olarak o dönemi kayıp olarak görüp tekrar yaşamak istemedi. 2015-2016 arasındaki terör saldırıları Erdoğan’ın acil başkanlık sistemi çağrısına katkıda bulundu. Gerçek ve hissedilen muhaliflerin sahasını temizleyerek de Türkiye’yi otoriterliğe sürükledi. Geçen Temmuz ayındaki darbeden önce başlayan bürokrasideki tasfiyeye devam edildi, Gülen hareketi dağıtıldı, gazeteciler susturuldu ve ‘Hayır’ kampanyacıları tutuklandı. ‘Evet’ oyuna destek olmak için Erdoğan milletçi duygular üzerine oynadı, Alman ve Hollanda hükümetleri ile o ülkelerde düzenlenecek mitingler üzerinden krizler üretildi.

Bu şekilde, temel yol ve sistemlerdeki kontrol ve denge mekanizmaları devre dışı bırakılarak Türk devletinin yeniden organizasyonu yapılıyor. Başlangıçta bu kısıtlamalarla eli güçlü olmayan Erdoğan da, değişimleri anayasa ile meşrulaştırmaya çalışıyor. Neden?

Hukuk sisteminde otoriterlik kuranlar, ‘Hukukun üstünlüğü’ iddiasında bulunmak isterler ve Erdoğan da dönüşüm gündemi için yasal bir kılıfa ihtiyaç duyuyor. Bunun tek yolu da Erdoğan’ın kendisini padişah yapmasından geçiyor. Dünyadaki tüm otoriterler gibi olsa da Osmanlı tarihi onun esin kaynağı.  Ankara’daki Ak-Saray da Osmanlı ihtişamının bir yansıması olarak inşa edildi. Erdoğan Cumhuriyet’i yıkmak istiyor çünkü hem kendisi hem de temsil ettiği insanlar, Cumhuriyet’in liderlerinden ve savunanların elinden çekmişler. Osmanlıyı pratikte yeniden kurmak mümkün değil ama Türk-İslam düşünce dünyasında Osmanlı çağı sadece bir ideal değil hoşgörülü ve ilerici bir dönemdi. Erdoğan’ın seçmenleri için de AKP dönemi altın bir çağ olmuştu. Özellikle de dindar orta sınıf Erdoğan’a daha fazla yetki vererek daha büyük başarılar bekliyor. Elbette devlete ve Kemalist idoelojiye saygı duyan, ‘Hayır’ oyu veren ve otoriterliğin sağlamlaşmasından korkan milyonlarca da seçmen var.

Türkiye Cumhuriyeti komleks bir tarihe sahip ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin modern tarihi çok da demokratik değil; baskıcı ve kimi zaman da şiddet içerikli. İşte Erdoğan, başkanlığa güç vererek Türkiye’nin dönüşümünü sağlamaya ve onun gibi insanların cumhuriyetin kurbanı olabilecekleri ihtimalini ortadan kaldırmaya imza atıyor.

Günün sonunda Erdoğan basitçe, bir otoriterizmi diğeriyle yer değiştiriyor. Teşkilat-ı Esasi Kanunu ve ardından gelen cumhuriyet, modernitenin ifadeleriydi. Türkiye Cumhuriyeti her zaman kusurluydu ancak her zaman bir demokrasi olacağı özlemini içinde barındırmıştı. Erdoğan’ın yeni Türkiyesi bu umudu bitirdi.

Çeviren: Ebru Aksay

Foreign Policy

Check Also

Tuncel ve Kışanak’ın avukatları çekildi, duruşma başlamadan ertelendi

dihaber – Sebahat Tuncel ve Gültan Kışanak’ın tutuklu yargılandığı davanın 3’üncü duruşmasında avukatlar, içeri izleyici …